Tarih: 03-20-2010, 11:49 PM Sitemize Hoşgeldiniz. (Oturum AçKayıt Ol)


Peygamberlerimizin tarihi


[ Etiketler: peygamberlerimizin | tarihi ]
Konuyu Gönder  Mesaj önizleme 
 
Konuyu Değerlendir
  • 0 Oy - 0 Ortalama
  • 1
  • 2
  • 3
  • 4
  • 5
Peygamberlerimizin tarihi
03-31-2007, 11:37 AM
Mesaj: #31
RE: Peygamberlerimizin tarihi
{EDITOR=ASHAB-I KEHF <br><br>Ashab-i Kehf, Yahudiler'in "genç yigitler"dedikleri kisilerdir. Bunlara; "magara arkadaslari", "yedi uyurlar" adida verilmektedir. Kehf sûresin onuncu âyetinden yirmi yedinci âyetinsonuna kadar Ashâb-i Kehf'den bahsedilmektedir. <br>Ibn ishak'innaklettigine göre, Ashâb-i Kehf, isa aleyhisselâm'in dini üzere ameleden birkaç genç olup, bunlar kendilerini putlara taptirmak veyaöldürmek için takip eden Roma toplumu ve bölge valisine karsi mücâdeleve dinlerini korumak üzere daga çikmis, magaraya gizlenmislerdi. CenâbiHak onlari düsmanlarindan korumak ve öldükten sonra dirilmeye ibret veisaret kilmak için üçyüzdokuz yil magarada uyuttu. Uyandiklari zamanbirkaç saat uyuduklarini sandilar. içlerinden birisi, bir seyler almakiçin kasabaya inince bir kaç asir önceki gümüs para, olayinanlasilmasina yol açti. Böylece topluma, öldükten sonra dirilmeninuygulamasi gösterilmistir (9-22).EDITOR}
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
03-31-2007, 11:38 AM
Mesaj: #32
RE: Peygamberlerimizin tarihi
{EDITOR=Hz. MUHAMMED (s.a.s) <br><br>Hak din olan Ýslâm'ın son peygamberi (Hicretten önce 53-H.11/571-632). <br><br>Doğumu, Çocukluğu ve Gençliği: <br><br>Ýnsanlığıhakka ve hakikata sevkedip dünya ve ahiret saadetlerini sağlamak üzereAllah Teâlâ tarafından gönderilen peygamberlerin sonuncusu ve alemlerinrahmeti olan Peygamber Efendimiz, genellikle kabul edildiğine göre 20Nisan (12 Rabiulevvel) 571 Pazartesi günü Mekke'de doğdu. Ýslâm tarihikaynakları, Hz. Peygamber'in nesebi ta Hz. Adem'e kadar sıralananÞecere tabloları ile belirlemişlerdir. Bu kaynaklarda Hz. Peygamber'inyirminci göbekten atası olan Adnan'a kadar ittifak edilmiş, ancakAdnan'dan sonra verilen isimlerde bazı farklılıklar ortaya çıkmıştır.Ama O'nun Hz. Ýbrahim'in oğlu Hz. Ýsmail soyundan olduğunda şüpheyoktur. Buna göre Adnan'a kadar Rasûlullah'ın şeceresi şöylecesıralanır: Muhammed b. Abdullah b. Abdülmuttalib b. Hâşim b. Abdümenâfb. Kusayy b. Kilâb b. Mürre b. Ka'b b. Lüeyy b. Gâlib b. Fihr b. Mâlikb. En-Nadr b. Kinâne b. Huzeyme b. Müdrike b. Ýlyas b. Mudar b. Nizârb. Me'add b. Adnan. <br><br>Hz. Peygamber'in doğumundan iki ay kadarönce babası Abdullah, ticarî bir seferden dönüşünde Yesrib (Medine)'devefat etmişti. Annesi Amine, Kureyş Kabilesinin kollarından BenûZühre'nin reisi Vehb b. Abdümenaf'ın kız idi. O sıralarda Mekke eşrafı,çocuklarını çölde bir süt anneye vererek emzirme âdetine sahipoldukları için Hz. Peygamber, kendi annesi Amine tarafından ancak birkaç kez emzirilmiş, süt anneye verilinceye kadar da amcası Ebu Leheb'incariyesi Süveybe, O'na süt annelik yapmıştı. Daha sonra Mekke'ye komşuçöllerde yaşayan Hevâzin kabilesinin kollarından Benû Sa'd'a mensupHalîme bint Ebî Züeyb, uzun süre Hz. Peygamber'e süt emzirmiştir. Mekkeeşrafı tarafından Mekke'nin ağır ve sıcak havası çocukların gelişimineve sağlıklarına zararlı görülüyor; ayrıca hac münasebetiyle herkesimden insanla temas halinde bulunan Mekke'de arap dili, yabancıtesirler altında kalabildiğinden, fesahat ve belâğata önem verenMekkeliler çocuklarının dili öğrendikleri ilk yıllarının Arapçanın safve bozulmamış şekliyle ve olanca fesahat ve belâgatıyla arı durukonuşulduğu badiyelerde geçmesini gerekli görüyorlardı. Bu bakımdanAraplar arasında fasih Arapçaları ile ün yapmış Benû Sa'd kabilesiarasında yaklaşık ilk iki buçuk yılını geçiren Hz. Peygamber, ilerideüstleneceği ilâhî risâlet görevi için hem bedenen, hem de ruhen buradahazırlanmış oluyordu. Hz. Peygamber'in kırk yaşından itibâren yürüttüğüÝslâm'a davet vazifesi, kabul etmek gerekir ki, aslında meşakkatli,yorucu, bir takım sıkıntıları olan mukaddes bir vazifedir. Ýşte buyorucu ve meşakkatli görevi lâyıkıyla yerine getirebilmek için sağlamve sıhhatli bir bünyeye sahip olmak gerekiyordu. Hz. Peygamber,böylelikle çocukluğunun ilk yıllarında Mekke'nin boğucu sıcak vesıtmalı havasından uzaklaşmış, suyu ve havası güzel bâdiyede sağlıklıbir şekilde gelişme imkânını bulmuş oluyordu. Diğer taraftan güzelkonuşmanın kitleler üzerindeki etkisi malumdur. Ýleride muhtelif insankitlelerine muhâtap olacak bir peygamberin şüphesiz iyi bir dilbilgisine sahip olması ve dili, davasının uğrunda en iyi şekildekullanması gerekiyordu. Ýşte bu yönlerden Hz. Peygamber henüzçocukluğundan itibâren davet faâliyeti için hazırlanıyordu. Yalnızkendisi henüz o sıralarda ileride peygamber olacağı konusunda hiç birbilgiye sahip olmadığından, bu hazırlanma O'nun bizzat iradesi ile vebilerek olmayıp, Cenâb-ı Hakk'ın yönlendirmesi, kontrol ve murâkabealtında tutması şeklinde cereyan ediyordu. Peygamber Efendimizin sütannesi Halime'nin yanında iken vukû bulan "Göğsünün yarılması"(Þerhu's-Sadr veya Þakku's-Sadr) olayını da yine davete hazırlık olarakdeğerlendirmek gerekir. Bu olayda Hz. Peygamber'in göğsü, görevli ikimelek tarafından yarılmış, kalbi çıkarılarak Þeytanın ve nefsintasallut ve saptırmasından arındırılmış ve Zemzem'le yıkanarak tekraryerine konulmuştur. Böylece Hz. Peygamber, rûhen davete hazırlanmışoluyordu. <br><br>Þerhu's-sadr olayından sonra süt anne halimetarafından Mekke'ye getirilerek öz annesi Amine ve dedesiAbdülmuttalib'e teslim edilen Hz. Muhammed, altı yaşına kadar annesiAmine'nin yanında kaldı. Bu sıralarda Amine, Hz. Peygamber'i de yanınaalarak Medine'deki akrabalarını ziyarete gitmişti. Bu vesile ile, altıyıl kadar önce Medine'de ölen eşinin kabrini de ziyaret etmiş olacaktı.Bir ay süren bir misafirlikten sonra Mekke'ye dönerken henüz Medine'denpek fazla uzaklaşmadan Ebvâ denilen köyde Âmine aniden rahatsızlandı vevefat etti; oraya da defnedildi. Artık hem yetim, hem de öksüz kalançocuğu bu yolculukta kendilerine refakat eden dadı Ümmü Eymen Mekke'yegetirip dedesi Abdülmuttalib'e teslim etti. Yaşlı dede, kalben büyükbir muhabbet beslediği bu yavruyu sevgi ve rahmetle iki yıl bağrınabastı. Abdülmuttalib'in temsil ettiği Hâşimoğullarının Mekke'dekiitibârı ile Abdülmuttalib'in şahsî özellik, kabiliyet ve ahlâkifaziletleri ve özellikle bir zamanlar yeri kaybolan kutsal Zemzemsuyunu olgunluk devrelerinden tekrar bulup çıkarmış olması, onunMekke'de kendisine son derece saygı duyulan, sözüne itibâr ve itâatedilen bir reis hâline gelmesini sağlamıştı. Abdülmuttalib, Kâbeduvarına bitişik olarak sırf kendisine mahsus serilen minderde ve Mekkeidare meclisi hüviyetini taşıyan Dâru'n-Nedve'de Mekke halkının çeşitliproblemlerini dinler ve çözüm yolları arardı. Dedesi Abdülmuttalib'inyanından hiç ayrılmayan küçük Muhammed, Dâru'n-Nedve'de yapılan idareyeve çeşitli problemlere ait müzâkerelerde de dedesinin yanında bulunuyorve daha o yaşlarından itibaren zulmün hâkim olduğu Mekke toplumundaortaya çıkan problemleri, insanların dinî, idârî, iktisadî, ilmî,ictimâî yönlerden nasıl bir bataklığın içinde bulunduklarını yakındangörüp idrâk ediyordu. <br><br>Hz. Peygamber sekiz yaşına geldiği zamanAbdülmuttalib seksen iki yaşına erişmişti ve yaşlı bünye, uğradığıhastalıklara tahammül edemeyerek bu dünyadan ayrıldı. Abdülmuttalibvefatından önce sevgili torununu oğulları arasında, Hz. Muhammed'inbabası Abdullah'la ana-baba bir kardeş olan Ebû Talib'e teslim etmişti.Artık Hz. Muhammed sekiz yaşından yirmibeş yaşına kadar amcası EbuTalib'in yanında kalmıştır. <br><br>Gelecekte peygamber olacağıhakkında ne kendisinin ne de çevresinin kesin bir bilgisi olmadığından,tâbiîdir ki Hz. Peygamber'in bu devrelerdeki hayatı hakkında fazlabilgimiz yoktur. Ancak sadece Hz. Peygamber'i değil, aynı zamanda diğerMekkelileri de ilgilendiren bazı olaylarda Hz. Peygamber'in aldığı yerve oynadığı rol, kaynaklarımızda tespit edilmiştir. Bu devreye aitmevcut bilgiler arasında şüphesiz önemli olanlarından birisi, Hz.Peygamber'in Râhib Bahîrâ ile karşılaşması meselesidir. Hz. Peygamberon iki yaşlarında iken amcası Ebû Tâlib ile birlikte Þam'a doğru yolalan ticarî bir kervana katılmış ve kafile Þam yakınlarında Busrâ adlıbir mevkide mola verdiği zaman buradaki manastırda bulunan Bahirâ adlırâhib, Ýslâm kaynaklarına göre Hz. Peygamber'deki özelliklere bakarakO'nun ileride çıkması beklenilen son peygamber olabileceği kanâatinevarmıştı. Müsteşrikler bu olayı kendi yanlı bakış açıları ile elealarak Ýslâm'ın doğuşunda Hristiyan rûhiyâtının etkileri olduğunu,Râhib Bahîrâ'nın dinî telkinlerinin tesirinde kalan Hz. Muhammed'in budinî şuuru geliştirerek ileride Ýslâm'ı ortaya attığını iddia ederlersede, Ýslâmiyet'in temelini oluşturan tevhid akidesi ile Hristiyanlığıntemeli olan teslis * inancının aslâ bağdaşamaz bir karakterde oluşu,Ýslâm'ın Hristiyanlık'da mevcut teslis düşüncesini şirk olarak kabuletmesi, bu iddiânın ne derece asılsız ve gülünç olduğunun en açıkdelillerindendir (geniş bilgi için bkz. Bahîrâ maddesi). <br><br>Hz.Peygamber, bu ilk seferin ardından daha sonraki yıllarda diğer amcalarıile birlikte Mekke. dışına yapılan bazı ticari seferlere katılmış,muhtelif bölgelerde yaşayan insanların farklılık arzeden dinleri, örfve âdetleri, hal ve vaziyetleri hakkında bilgi sahibi olmuştur.Peygamber Efendimizin daha sonraları Ýslâm'ı tebliğ ederken bubilgilerinden istifade etmesi tabiî olduğuna göre cereyan eden buolayları da O'nun peygamberliğe ilmen hazırlanması olarakdeğerlendirmek gerekir. <br><br>Cenâb-ı Hakk'ın kontrol ve murâkabesi,müstakbel peygamberi rûhen de davete hazırlıyor ve cahiliye dönemininher türlü şirk ve sapıklığından, kötülük ve ahlâksızlığından uzaktutuyordu. Mekkelilerin dinî bir âyini ve bayramı olan Büvâne'yeçocukluk yıllarında amca ve halalarının zorlamaları ile gotürülen Hz.Muhammed, âdet üzere diğer akrabalarının yaptığı şekilde burada hazırbulundurulan bir puta tapmak içiri sıraya girdiğinde, henüz kendisinesıra gelmeden ilâhi bir ikaz ile puta tapmaktan alıkonulmuş ve olayınhaşyeti içerisinde Hz. Peygamber kısa bir baygınlık geçirmişti. Buolaydan sonra artık akrabaları O'na putlara tapmak için her hangi birısrarda bulunmadılar. Tabîidir ki Peygamber Efendimiz çocuklukyıllarından itibâren hayatı boyunca aslâ hiç bir puta tapmadığı gibi,onlar adına kurban kesmemiş, putlar adına kesilen hayvanların etiniyememiş, onlar adına yemin etmemiş, hatta onların adını dahi ağzınaalmaktan hoşlanmadığını belirtmişti. <br><br>Geçim sıkıntısı çekenamcası Ebû Tâlib'e yardımcı olmak için gençlik yıllarında Mekkelilereücretle çobanlık yapan Hz. Muhammed, çobanlığı sırasında Mekke'nindağdağalı, debdebeli, şirkin hâkim olduğu havasından uzaklaşaraktabiatla karşı karşıya gelmiş, bu anlarda muhakeme ve idrâk gücügelişerek herşeyin yaratıcısı olan Cenab-ı Allah'ın varlığı vebirliğini, O'na eşler koşmanın sapıklık olduğunu iyice kavramış,karşılaştığı bir takım sıkıntı ve meşakkatler O'nu rûhenolgunlaştırmıştı. Çobanlık yaptığı günlerden birisinde sürüsünü birçoban arkadaşına emanet ederek Mekke'de tertiplenen gece eğlenceleriniseyretmek için kırdan şehire inen Hz. Peygamber, eğlence yerine gelipoturur oturmaz Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği bir uyku ile,içkilerin içildiği, oyunların oynandığı, ahlâksızlıkların yapıldığı buişret âlemini seyretmekten dahi alıkonulmuştu. Bir başka sefer yineböyle bir eğlenceyi seyretme arzusu aynı şekilde engellenmiş; artık birdaha da Hz. Peygamber böyle bir şeye teşebbüs etmemiş, istek deduymamıştı. <br><br>Hz. Peygamber yirmi yaşlarında iken Mekkeliler ileHevâzin kabilesi arasında Ficâr Harbi vukû buldu. Aslında savaşabilecekbir yaşta ve güçte olmasına rağmen Hz. Peygamber bu harpte sadece savaşalanının gerisine düşen okları toplayıp amcalarına vermekle yetinmişti.Böylece genellikle cephe gerisinde bulunmasına rağmen bu olayın O'ndaharp taktik ve teknikleri, sevk ve komuta gibi konularda tecrübeleroluşturduğu bir gerçektir. Peygamberliğinden sonra dahi hatırladığızaman bir üye olarak katılmaktan şeref ve iftihar duyduğunu açıkçabelirttiği Hılfü'l-Fudûl ise hemen bu savaştan sonra gerçekleşmişti. Buvesile ile Hz. Peygamber, cemiyet meselelerini yakînen tanımış,câhiliye toplumunda güçlünün güçsüzü nasıl ezdiğini, güç ve kuvvetkarşısında zâlimlerin nasıl eriyip titrediğini örnekleriyle görmüştü. <br><br>Yirmibeşyaşında bizzat kendisinin idare ettiği bir ticaret kervanı Hz.Muhammed'i Hz. Hatice ile karşılaştırdı ve aralarında gerçekleşenevlilik, Hz. Muhammed'in amcası Ebû Tâlib'in yanından ayrılıp yeni biraile yuvası kurmasını sağladı. Hz. Peygamber'in bu evlilik dolayısıylaHz. Hatice'den altı çocuğu olmuştu. Bunlardan dördü kız olup Zeyneb,Rukiyye, Ümmü Külsüm ve Fâtıma adlarını almışlardı. Bunların dördü debabalarının peygamberliğine erişmişler ve O'na iman ederek hicretetmişlerdir. Oğulları ise Kasım ve Abdullah adını taşıyordu. Hz.Peygamber'in ilk oğlunun adı Kasım olduğu için kendisine Ebû'l-Kâsımkünyesi verilmişti. Bazı kaynaklar bunlardan başka Hz. Peygamber'inTayyib ve Tâhir adında iki oğlu daha olduğunu zikrederken, diğer bazıkaynaklar bu son iki ismin Abdullah'ın lâkabı olduğunu belirtmişlerdir.Hicretten sonra doğan oğlu Ýbrahim ise Mısırlı câriye Mâriye'dendir.Hz. Peygamber'in bütün erkek çocukları henüz küçük yaşlarda vefatetmişlerdi. <br><br>Hz. Hatice ile evliliğinden sonra PeygamberEfendimiz ailenin geçimini ticaret yoluyla sağlamaya çalışmış, bazanortaklık yoluyla, bazan müstakil olarak ticaret yapmıştı Hz. Muhammed,bu ticarî muamelelerindeki dürüstlüğü, doğru sözlülüğü, ahde vefası,âdil ve âlicenâb davranışları, herkes hakkında iyimser davranıp elindengelen iyilik ve yardımı yapması, yoksulun, muhtacın elinden tutması,yakınlarına ve akrabalarına karşı gösterdiği ilgi, ahlâkî olgunluk verûhî üstünlükleri ile derhal temâyüz etmiş, çevrede herkesin güvenipitibar ettiği, sayıp sevdiği bir kişi hâline gelmişti. Bu sebepleMekkeliler kendisine "el-Emîn = güvenilir kişi" lâkabını vermişlerdi. <br><br>Hz.Peygamber'in otuz beş yaşında iken meydana gelen Kâbe tâmiri olayı vebu olay sırasında el-Haceru'l-Esved'in* yerine konması meselesindeMekke sülâleleri arasında çıkan ve kanlı bir çatışmaya dönüşme temâyülügösteren anlaşmazlığı herkesi memnun edecek bir tarzda ve âdil birşekilde çözmesi, O'na duyulan güveni daha da artırmıştı. <br><br>Allah'ınmukaddes evi Kâbe'nin tâmiri dolayısıyla herkeste olduğu gibi Hz.Muhammed'de de dinî duygu ve heyecanlar şüphesiz harekete geçmiştir. Busebeple O'nda bu yıllardan itibâren Rabbi ile başbaşa kalma arzusugörülür. Bir de buna toplum içinde işlenen haksızlıklar, zulümler,ahlâksızlıklar, din adına icrâ edilen sapıklık ve akılsızlıklareklenecek olursa, Hz. Muhammed'in böylesi câhilî bir toplumdankendisini uzak tutarak yalnız, sessiz, sakin bir mağarada bir süreuzlete çekilmesinin sebebi daha iyi anlaşılır. Artık otuz beş yaşındanitibâren Hz. Peygamber, belli zamanlarda özellikle Ramazan ayı boyuncaMekke'den uzaklaşıyor, uzlet yeri olarak kendisine seçtiği Hıradağındaki bir mağarada günlerini geçirerek Cenâb-ı Hakk'ın varlığını,birliğini, kudret ve azametini, O'nun gücü karşısında mahlûkatın aczinive zayıflığını düşünüyor; Rab Teâlâ'nın insanlara sonsuz nimetlerini,buna karşı insanoğlunun nankörlüğünü, onların dinî, siyasî, ictimâı,ahlâkî vs. yönlerden içerisine düştükleri kötü durumları hatırlıyordu.Ýşte bu uzlet,günleri Hz. Peygamber'i rûhi, ahlâkî bir olgunluğagotürdüğü gibi tefekkür ve istidlâl melekelerini geliştirerek aklî veilmî bir yüceliğe de eriştirdi. <br><br>Peygamberliği ve Mekke Dönemi: <br><br>Böylecekendisine verilecek ilâhî risâlet görevini üstlenebilecek bir seviye vevasata geldiği bir sırada, kırk yaşında iken yine böyle bir uzletanında Hıra mağarasında, Cenâb-ı Hakk'ın peygamberlere vahiy getirmeklegörevli meleği Cebrâil (a.s), O'na ilk vahyi, Alak Sûresi'nin ilk beşâyetini getirdi. Artık Allah'ın Rasûlü, insanları hak din olan Ýslâm'açağırmakla görevli idi. O, bu görevine ailesi halkından ve hak davayagönül verebilecek yakın arkadaşlarından, gerçeği kabul edebilecekkabiliyetde olan, fıtratı bozulmamış, düşünme istidadı körelmemişkişilerden başladı. Ýlk önce O'nu sevgili eşi Hz. Hatice tasdik etti.Erkeklerden Hz. Ebûbekir, çocuklardan Hz. Afi, âzadlı kölelerden Zeydb. Hârise kendisine ilk iman eden kimselerdi. Ardından Hz. Ebûbekir'inde aracılığıyla Hz. Osman, Abdurralıman b. Avf, Zübeyr b. el-Avvâm,Talha b. Ubeydullah, Sa'd b. Ebî Vakkâs, Ebû Ubeyde b. el-Cerrah, Sa'idb. Zeyd, Abdullah b. Mes'ûd gibi şahsiyetler müslüman oldular. Hz.Peygamber ilk üç yıl davetini gizli sürdürdü. Yalnız bu gizlilik,Ýslâm'ın esasları ve prensipleri açısından değildi. Ýslâm, sırperdeleri arkasında, gizli saklı, esrarengiz ve gizemli, anlaşılmaz birtakım düşünceler ve doktrinler ihtiva eden bir din değildi. Onunesasları gayet açık, net, anlaşılır, sâde, arı duru olup akıl vemantığa da uygun idi. Aynı şekilde bu gizlilik, Ýslâm'ın sadece bellibir zümreye has bir grup dini oluşundan da değildi. Aksine Ýslâmiyetcihanşümûl bir din olup bütün bir beşeriyetin hidayet ve saâdetinihedeflemişti. Ancak Hz. Peygamber'in ilk üç yıl davetini gizlisürdürmesi, çevredeki insanların Ýslâm'a karşı takındıkları düşmancatavırdan, inanç ve ibadet hürriyeti tanımayacak kadar insafsız vebağnaz oluşlarından kaynaklanıyordu. Müslüman olanların mallarına vecanlarına bir zarar gelmemesi, filizlenmekte olan Ýslâm davâsınaacımasız bir balta vurulmaması açısından gizli davete gerek duyulmuştu.Bu safhada Hz. Peygamber faâliyetini genellikle davet merkezi edindiğiDâru'l-Erkam'dan yürütmüştür. Burası ilk iman edenlerden el-Erkam b.Ebi'l-Erkam'ın* Kâbe karşısında Safâ tepesi yamaçlarındaki evi idi. Ýlkmüslümanlardan bir çoğu Ýslâm'ı burada kabul etmişler, Hz. Peygamber'ineğitimine burada mazhar olarak Ýslâm'ın eşsiz esaslarını ruhlarına vehayatlarına burada nakşetmişlerdi. Hz. Peygamber burada Ýslâm davâsınagönül bağlayarak mallarını ve canlarını bu hak davâ uğrunda fedâdançekinmeyen sâdık, vefâlı ve ihlâslı bir kadroyu oluşturmakla meşgûldü.O, biliyordu ki böyle bir kadro olmaksızın Ýslâm davâsının ortaya çıkıpyayılması mümkün değildir. Bu bakımdan Hz. Peygamber'in bu devredekiicraatı ashabını birbirine kenetlendirmiş ve aralarında mükemmel birbağlılık oluşturmuştu. <br><br>Ýşte Hz. Peygamber Ýslâm davâsıetrafında böyle bir kadro oluşturduktan sonra peygamberliğin dördüncüyılından itibâren Ýslâm'ı açık açık tebliğ etmeye başladı. Kureyşmüşriklerinin Ýslâm'ı engellemek için başvurdukları çok çeşitliçareler, Hz. Peygamber'e ve Ýslâma samimiyetle bağlı kadro elemanlarınaengel olamıyordu. Bu arada Mekke müşrikleri özellikle korunmasızmüslümanlara insaf ve vicdana sığmayan eziyet ve işkencelerdebulundular. Bu işkenceler karşısında Hz. Peygamber, isteyenmüslümanların Habeşistan'a gidebileceklerini belirtip hicret izniverince, nübüvvetin beş ve altıncı yıllarında müslümanlardan birer grupI. ve II. Habeş hicretlerini gerçekleştirdiler. Mekkeli müslümanlarınböylece Mekke hâricine Ýslâm'ı taşımaları, müşriklerin hınç ve kininiartırmıştı. Ama Cenâb-ı Hakk'ın yardım ve inâyeti sebebiyledir kiÝslâm'a gösterilen bu düşmanlıklar bile hak dinin yayılmasına yardımcıoluyordu. Meselâ azılı müşriklerden Ebû Cehil'in bizzat Hz. Peygamber'eyaptığı sözlü ve fiili bir sataşma, Kureyş arasında şahsiyeti vekuvvetiyle büyük bir itibâra sahip olan Hz. Hamza'nın müslüman olmasınısağladı. Ardından Mekke idare meclisi Dâru'n-Nedve'de alınan Hz.Peygamber'i öldürme kararını uygulamak için harekete geçen güçlüşahsiyet Ömer b. el-Hattâb, Hz. Peygamber'i öldürmek üzere O'nu ararkenaslında ayakları onu hidâyete sevkediyor ve Ömer'in gücü Ýslâmsaflarına yeni bir heyecan ve şevk katıyordu. Arka arkaya Hz. Hamza'nınve Hz. Ömer'in müslüman olmaları, Kureyş müşriklerinin gözünü bir süreyıldırmış, artık müstümanlara dokunamaz olmuşlardı. Ýşte bunu izleyengünlerde Habeş muhâcirlerinden bir kısmı Mekke'ye geri döndü. Ancak busırada müşrikler yeniden şiddete başlayıp, cehâlet ve bağnazlıklabağlandıkları ata dinlerini, zulme dayalı olduğu için Ýslâm'ın ortadankaldıracağı şahsî çıkar ve menfaatlerini, bâtıl tahakküm vezorbalıklarını kurtarabilmek için akıl almaz çarelere başvurmuşlardı.Bu türden olmak üzere hem müslümanlar, hem de müslümanları koruyanHâşimoğulları, peygamberliğin yedinci senesi ile onuncu senesi arasındatam üç yıl devam eden bir boykot ve muhâsaraya marûz kaldılar.Mekkeliler ne müslümanlarla, ne de onları koruyan Hâşimoğulları ile hiçbir münâsebette bulunmayacaklarına, her türlü ilişkiyi keseceklerine,onlarla hiç bir şekilde alış-verişte bulunmayacaklarına, oturupkalkmayacaklarına, kız alıp vermeyeceklerine dair bir karar almış, bukaran yazdıklan sahifeyi Kâbe'nin iç duvarına asarak dinî bir hüviyetde vermişlerdi. Bu karara muhâlefet eden, hem vatana, hem de dineihânet etmiş sayılacak ve en ağır şekilde cezalandırılacaktı.Mekkeliler tarafından üç yıl süreyle ve titizlikle uygulanan bu karar,elbette müslümanlara sıkıntılı, güç günler yaşatmıştır. Peygamberliğinonuncu yılında bu karar iptal edilip boykot ve muhâsara kaldırıldığıvakit müslümanlar pek ziyade sevinme imkânı bulamadılar. Çünkü çokgeçmeden Hz. Peygamber iki büyük yakınını, amcası Ebû Tâlib'i ve eşiHz. Hatice'yi üç gün arayla ardı ardına kaybetti. Rasulullâh'ınüiüntüsüne müslümanlar da katıldılar ve bu seneye Hüzün yılı* adınıverdiler. Özellikle Ebû Talib'in vefatı, Hz. Peygamber'in Mekke'deÝslâm'ı tebliğ etmesini bir hayli güçleştirdi. Çünkü Ebû Tâlib'insağlığında Mekkeliler Ona hürmet duydukları için himayesine aldığıyeğenine dokunmuyorlardı. Þimdi bu himaye ortadan kalktığı için Hz.Peygamber her yerde sataşma ve engellemelerle karşılaşıyordu. Böyle birortamda Ýslâm'ı tebliğ etmek âdeta imkânsız hâle geldiğinden Hz.Peygamber, Ýslâm'ı kabullenecek yeni bir kitle aramaya başladı. Busebeple de azadlı kölesi Zeyd b. Hârise ile birlikte bir gün gizliceTâif'e gitti. Ancak dolaylı akrabalarından olan reislerinden gördüğüalaylı ve acımasız muâmele Hz. Muhammed'in derhal Mekke'ye geridönmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber şehirden gizlice çıkmıştı. Þayetbu durum Mekkelilerce öğrenilmişse onun gidişi ülke dışına kaçma olarakdeğerlendirilebilir ve kendisi siyâsi suçlu sayılabilirdi. Budüşüncelerle Hz. Peygamber şehre ancak bir emân ve himâye altındagirmek gerektiğine kanâat getirerek müşriklerin ileri gelenlerindenMut'ım b. Adî'nin himâyesini sağladı ve onun koruması altında şehregirdi. <br><br>Yıllar boyu Mekkelilerin Ýslâm'a karşı gösterdiği kin;düşmanlık ve engellemeler, üç yıl süreyle devam eden ve insafsızcauygulanan toplumdan dışlanma ve muhâsara olayı, ardından Ebû Tâlib'inve Hz. Hatice'nin vefatları dolayısıyla Hz. Peygamber'in himayesizkalması ve Mekkelilerin sataşmalarına mâruz kalması, bunu tâkiben deTâif halkının horlayıcı tavn, her ne kadar Allah Rasûlünün ümit veazmini kıramamış, davet şevk ve iştiyakını azaltamamış ise de, şüphesizbir beşer olarak O'nu üzmüş ve rencide etmişti. Ýşte böyle bir durumdaHz. Peygamber'i sevindirecek ve Kur'an'dan sonra en büyükmûcizelerinden biri olan bir mucize meydana geldi. Cenâb-ı Hak,Rasûlünü teselli etmek, bunca gördüğü düşmanlıklara rağmen gösterdiğisabır ve sebat dolayısıyla O'nu taltif edip lütuf ve ikramda bulunmaküzere katına çağırdı ve Hz. Peygamber'in Ýsrâ ve Mirâc mûcizesigerçekleşti. Bir gece vakti Hz. Peygamber, bir an ifade edilebilecekçok kısa bir zaman dilimi içinde önce Mekke'den Kudüs'e gitti. Oradanda göklere yükselerek Rabbinin huzuruna çıktı; dünya ötesi âlemi,Cennet ve Cehennem'i müşahede etti. Böylece rûhen takviye görmüş, Rabbitarafından mükâfaatlandırılmış olarak tekrar aynı anda Mekke'ye döndü. <br><br>Buolaydan sonra Hz. Peygamber (s.a.s) Ýslâmî tebliğine yine devamediyordu. Fakat Ýslâm'ın kitlesi olacak zümreyi arayışı genellikleMekke'ye dış kabilelerden hac, umre veya ticaret gibi maksatlarla gelenyabancılar arasında oluyordu. Önceleri bu teşebbüsü bazen olaylı, bazensert, nâzik, veya mütereddit, ama hep menfi bir tavırla karşılanıyordu.Ancak nübüvvetin onbirinci senesinde Medine'nin Hazrec kabilesindenaltı kişi Akabe adı verilen yerde Hz. Peygamber'le karşılaşıp kısa birgörüşmeden sonra O'na iman ettiler. Bu altı Medineli, şehirlerinedönüşte Hazrec ve Evs kabileleri arasında Ýslâm'ı yaydılar. Ertesisenenin hac mevsiminde ikisi Evsli, onu Hazrecli oniki kişilik birheyet yine Akabe'de Hz. Peygamber'le buluşup O'na bey'at ettiler. I.Akabe bey'atı olarak tarihlere geçen bu görüşmenin akabinde Hz.Peygamber, Ýslâm kadrosunun ilk elemanlarından Mus'ab b. Umeyr'idavetçi olarak Medine'ye gönderiyordu. Mus'ab'ın Medine'de bir yılsüreyle yaptığı faâliyet öylesine verimli olmuştu ki Ýslâm'ınbahsedilmediği ve girmediği bir ev hemen hemen kalmamıştı veMedineliler, Allah Rasûlünü şehirlerine buyur edip O'nu korumakonusunda her tehlikeyi göze alacak bir kıvâma erişmişlerdi.Peygamberliğin onüçüncü yılında Medine'den gelen daha kalabalık birheyet Akabe'de Hz. Peygamber'le bir gece vakti gizlice buluşup II.Akabe Bey'atı'nı gerçekleştiriyor ve şehirlerine göç ettiği takdirdeHz. Peygaber'i ve Mekkeli müslümanları malları ve canlarını koruduklarıgibi koruyacaklarına and içiyorlardı. Ýşte bu and ve karşılıklı sözvermelere Ýslâm tarihinde "Akabe bey'atları * " adı verilmiştir. <br><br>Hicret ve Ýslâm Devleti: <br><br>Mekkelilerbu görüşmeleri haber aldıkları zaman başlatılan yeni baskılar,müslümanlara hicret kapılarını açtı. Hz. Peygamber'in izni ile Ashâb-ıkirâm gruplar halinde ve çoğunlukla gizlice şehri terkedip Medineyolunu tuttular. Artık şehirde Hz. Peygamber ve ailesi, Hz. Ali, Hz.Ebûbekir ve ailesi ile hicrete imkân bulamamış olanlarla yakınları veyaakrabaları tarafından hicretleri engellenmiş kimseler kalmıştı.Müslümanların Medine'de toplanarak zinde bir güç oluşturmaları,Mekkelileri ürküten ve korkutan bir husus olmuştu. Bu günlerde sık sıkolağanüstü toplantılar yapan müşrikler, gizli bir celsede, karşılaşılanbu zor problemi çözme yollarını aradılar. Yegâne kurtuluş yolu olarakHz. Muhammed'in öldürülmesi görüldü. Kararlaştırılan komplonun icrâsıiçin hazırlıklar yapılırken Cebrâil (a.s) vâsıtasıyla durumdan haberdârolan Hz. Peygamber de hicret için hazırlığa koyuldu ve hicrettekendisine yol arkadaşlığı yapacak Hz. Ebûbekir'le önceden hazırladığıplân gereğince geceleyin Mekke'yi terketti. Uzun ve zaman zamantehlikeli geçen yorucu bir yolculuktan sonra 8 Rebiulevvel pazartesigünü Medine'nin banliyösü Kubâ köyüne geldiği zaman Ensâr veMuhâcirûn'un O'nu karşılaması son derece heyecanlı ve içten olmuştu.Hz. Peygamber bu köy halkının ricası üzerine burada beş gün istirahatetti ve bu kısa istirahatı sırasında bilfiil kendisi de çalışarak birmescid inşâ ettirdi. Kubâ'ya gelişinin beşinci günü sabahleyin buradanayrılarak Medine şehrine yöneldi. Günlerden cuma idi. Öğle vakti Rânunâadlı mevkiye gelindiği vakit Hz. Peygamber burada durdu; ilk cumahutbesini îrad etti ve ardından ilk cuma namazını kıldırdı. Sonrayoluna devam etti. Þehirde bir bayram havası vardı. Büyük küçük herkesyollara dökülmüş, coşkun bir tezâhürât, sevgi ve saygıyla Hz.peygamber'i karşılıyor, şehirlerine ve evlerine buyur ediyordu. Hz.Peygamber hiç kimsenin davetini reddetmiş olmamak ve hiç kimseyikırmamak için uygun bir çare buldu ve üzerinde hicret ettiği devesiKasvâ kendi hâline bırakıldı; devenin çöktüğü yere en yakın evde Hz.Peygamber misafir olacaktı. Deve, şehrin orta tarafında iki yetimçocuğa ait boş bir arsada çöktü ve Hz. Peygamber kendisine ait hâne-isaâdetleri inşâ edilinceye kadar buraya evi en yakın olan Ebû EyyûbHâlid b. Zeyd el-Ensârî Hazretlerinin evinde misafir kaldı. <br><br>BöyleceHz. Peygamber'in hayatında ve davet faâliyetinde yeni bir dönem, Medinedönemi başlamış oluyordu. Medine'de Hz. Peygamber, Ýslâm'a kucak açmışbüyük bir kitleye kavuşmuştu; Ýslâm'ın bağımsızlığı ve hâkimiyetiniilân edeceği bir vatana da sahipti. Artık yapılacak şey, bu vatansathında Ýslâm cemâatını teşkilatlandırmak, insanların birbirleri ileolan münâsebetlerini hak ölçüleri içerisinde düzenlemek ve hakkınhâkimiyetini sağlayarak etrafa yaymaktı. Bunun için de bir devleteihtiyaç vardı. Peygamber Efendimiz bu ihtiyacı gayet iyi bildiğinden,artık Medine'ye hicretin ilk günlerinden itibâren O'nun davetmerhaleleri arasında "devletleşme diye adlandırdığımız safhayıgerçekleştirmek üzere çaba sarfetti. Kuruluş günlerini yaşayan Ýslâmdevletı'nin idâre merkesi, htikümet binası, harp karargâhı vs. gibi çokönemli hizmetler verecek olan Mescid'i inşâ etti. Mescide bitişikolarak bina edilen suffa, Ýslâm cemâatının bütün Ýslâmî meselelerdeeğitildiği ve gerekli bilgilerin öğretildiği önemli bir eğitim-öğretimmüessesesi oldu. Bu sıralarda okunmaya başlanan ezan, sadece namazvaktinin geldiğini bildiren bir ilân değil, aynı zamanda Ýslâmhâkimiyetini âleme haykıran bir sembol ve şiâr idi. Komşu devletlerlemünâsebetlerin tanzimi için henüz hicri birinci senede ilk sınırtespiti gerçekleştirilmiş ve bu sınırlar içerisindeki müslümanlarıngücünü belirleme açısından Hz. Peygamber'in emri üzerine nüfus sayımıyapılmıştı. Ensâr'dan bir kişi ile muhâcirûn'dan bir kişinin bir arayagetirilerek Ýslâm topluluğunun ikişer ikişer kardeşleştirilmesiameliyesi demek olan muâhât *, başka bir çok faydaları yanısıra Ýslâmdevleti'nin asıl unsurunu oluşturan müslümanlar arasında tam birkaynaşma ve dayanışma sağlıyordu. Yine aynı senede hazırlanan anayasa,müslümanları olduğu kadar Medine'de bulunan müşrikleri ve Yahudileri dekapsamına alarak Hz. Peygamber'in devlet başkanlığını bu gayri müslimazınlıklara da kabul ettiriyor ve aynı ülkede yaşayan vatandaşlarolarak bu insanlar Ýslâm'ın hakimiyet ve koruması altına alınarakdevlet açısından güvenliğin sağlanması hedefleniyordu. <br><br>Hz.Peygamber, plânlı ve sistemli bir şekilde Ýslâm devletini teşekkülettirmek için içte bu tedbirleri alırken, elbette ülke dışındakigüçleri de hesaba katmak gerekiyordu. Bu bakımdan komşu devletleritanımak, Ýslâm varhgını onların resmen tanımalarını sağlamak, iyiilişkiler kurarak Ýslâm'ın yayılmasına imkân hazırlamak üzere Hz.Muhammed, çevresindeki komşu kabileler ile ilişkiler kurdu. Bu aradamüslümanlar Mekke'de evlerini barklarını, mallarını mülkleriniterkederek dinleri uğrunda yurtlarından ayrılmış olmalarına rağmenÝslâm'a kin ve husûmetleri durmak bilmeyen Kureyş müşriklerinindüşmanca faâliyetleri, onlara yönelik bazı askerî seferlerdüzenlenmesini gerekli kıldı. Hz. Peygamber'in hicretinden sonra Kureyşileri gelenleri Medine'deki Yahûdi ve münâfık reislerine mektuplar vehaberler göndererek onları Ýslâm'a karşı kışkırtıyor, kendileriyleişbirliğine çağırıyor, ayrıca kendilerine yardımcı olmadıkları takdirdesadece Müslümanları yok etmekle kalmayacakları, onlara yataklıkettikleri için gayri müslim de olsa Medine'deki herkesicezalandıracakları tehdidini savuruyorlardı. Bu düşmanlık ve tehditler,sadece sözde kalmadı ve zamanla uygulamaya konuldu. Hicretin üzerindenhenüz yeni bir yıl geçmişti ki Kürz b. Câbir el-Fihrî adlı bir müşrik,yanındakilerle birlikte Medine'nin dış meralarında otlayan sürülere birbaskın yaptı ve bir miktar zarara yol açtı. Bunun üzerine Hz.Peygamber, Kürz b. Câbir'i tâkibe çıkmış, bu tür tecâvüzlerintekrarlanmaması için gerekli tedbirleri de almıştır. Ýşte butedbirlerden biri olarak çıkarılan Abdullah b. Cahş seriyyesinde ilkkez müslümanlarla müşrikler arasında çatışma çıktı ve kan döküldü(2/624). Bu çatışma sırasında müşrik ileri gelenlerinden Amr b.el-Hadramî öldürülmüştü: Harp için zaten fırsat kollayan Mekkemüşrikleri bunun intikamı için derhal harekete geçtiler. Bu aradageliri ile harp masraflarını karşılamak üzere çıkarılan Ebû Süfyankervanının Hz. Peygamber tarafından tâkip altına alınması, Kureyş'inharp niyetini hızlandırdı ve Bedir Gazvesi vukû buldu (2/624). Bedirharbi, müşriklerin tam bir hezimeti ile sonuçlanmış ve Ýslâm devletiazılı bir çok düşmanından kurtulmuştu. Bu arada Hz. Peygamber'in Ýslâmdevleti'nin vatandaşları kabul ettiği, bu sebeple de kendileri ileanlaşma yaparak can ve mal güvenliklerini sağladığı, din ve vicdanhürriyetlerini tanıdığı Yahûdi kabilelerinden Kaynukâ oğulları'nınserkeşlikleri ortaya çıktı. Bedir * savaşının sonucu karşısındaduydukları üzüntü, Kureyşlilere ulaştırdıkları taziyeler, ikaz venasihatlara karşı serkeş tavırları ve bütün bunlara ilave olarakmüslümanların ırz ve namuslarına tasallut edip bir de müslümanıöldürmeleri, Medine'den onların sürülmeleri neticesini doğurdu (2/624).Böylece Ýslâm devleti bizzat içte önemli bir tehlikeyi ve birçıbanbaşını bertaraf etmiş oluyordu. <br><br>Bunu izleyen yıllardavukû bulan ve Ýslâm tarihi kaynaklarının bütün teferruatı ilenaklettiği Uhud *, Benû'n-Nadir *, Benül-Mustalık *, Hendek *, BenûKureyza *, Hayber *, Mekke fethi *, Huneyn *, ve Tebûk * gibi büyükgazveler başta olmak üzere Hz.Peygamber'in bütün seferleri ileçıkarılan bir seri seriyye hep Ýslâm devletinin giderek daha dagüçlenmesini sağlamıştır. Ayrıca bütün bu seferler ve muhârebeler, Hz.Peygamber'in eşsiz bir komuta gücüne, büyük bir sevk ve idârekabiliyetine, ölçülmez bir cesaret ve şecâata sahip olduğunu ispatladı.Yalnız bizzat Hz. Peygamber'in hadislerinde: "...Ben rahmetpeygamberiyim, ben harp peygamberiyim " (Ýbn Hanbel IV, 395; V, 405)şeklinde ifadesini bulduğu gibi, zaruri olduğu zaman harp peygamberiolan Hz. Muhammed, aslında sulhü harbe daima tercih ediyordu. Hz.Peygamber'in duyduğu sulh arzusu, hicretin altıncı yılı sonlarındaKureyş'le imzalanan Hudeybiye Musâlahası'nda Kureyş'in ileri sürdüğü,ilk bakışta müslümanlar açısından çok ağır görünen ve hattâ Hz. Ömer'indilinde ifadesini bulduğu üzere Ashâbı kirâm tarafından "zillet" gibikabul edilen bir takım şartlar O'nun kabûlünü gerektirmişti. Gerçektebu şartlar daha sonra tamamıyla müslümanların lehine dönüşmüş veHudeybiye barış anlaşması "apaçık bir fetih"olmuştu (el-Fetih, 48/1âyetinde bu hususa işaret olunmaktadır). Bu barış sayesindedir kiKureyş'in Ýslâm'a düşmanlıkta baş çeken reisleri Ýslâm saflarında yeralmaya başladı. Yine bu musâlaha sayesindedir ki, Ýslâm'ın sesi baştanbaşa Arap Yarımadası'na ulaştığı gibi Bizans, Ýran, Habeşistan ve Mısırgibi güçlü ülkelere iletitdi ve cihanşümül Ýslâm daveti hızlailerlemeye başladı. <br><br>Bu arada Hicretin sekizinci senesindeMekke'nin fethedilmiş olması ve Mekke halkının tamamıyla Ýslâmiyet'ikabul etmeleri sebebiyle müslümanlara hac etme imkânı doğmuştu. AncakArap Yarımadası'nda hâlâ mevcut müşrik Araplar da kutsal bir ibâdetsayarak Mekke'ye hac yapmaya geleceklerinden ve hac sırasında câhiliyeâdetlerini irtikap edeceklerinden Hz. Peygamber müşriklerle bir aradabizzat kendisi hac yapmayı uygun bulmadı. Fakat haccetmek isteyenlerede engel olmayarak başlarına Hz. Ebûbekir'i hac emîri tâyin etti. Ýşteböylece hicretin dokuzuncu yılı hac mevsiminde bazı sahabiler haccetmeküzere Medine'den yola çıkmışlardı; ki, Hz. Peygamber'e Tevbe (Berâe)Sûresi'nin ilk otuzaltı âyeti nâzil oldu. Bu âyetler müşriklereverilecek bir ültimatom ve notayı ihtiva ediyor; bundan böyle haciçinde olsa hiç bir gayri müslimin Mekke harem bölgesine giremeyeceği,eskiden câhiliye döneminde Arapların yaptığı şekilde Kâbe'ninçırılçıplak tavâf edilmesi âdetinin kaldırıldığı; Ýslâm devleti ileandlaşması bulunan müşrikler ile münasebetlerin antlaşma süresidoluncaya kadar andlaşmada belirlenen esaslar içerisinde sürdürüleceği,antlaşma süresi dolunca yeni bir antlaşma cihetine gidilmeyeceği ve budurumdaki kabilelerin ya müslüman olmak ya da Ýslâm'a düşmanlığı kabuletmek şıklarından birisi ile karşı karşıya kalacakları, antlaşmasıolmayan veya süresinden evvel antlaşmayı bozmuş olan müşrik Araplaraise dört aylık bir mühletin verildiği, bu mühletin sonunda bukabilelerin de ya müslüman olmayı ya da Ýslâm'a düşmanlığı kabuldurumunda olacakları hükümlerini getiriyordu. Ýşte bu hükümler, yapılanhac sırasında Arap Yarımadasının muhtelif yerlerinden hac etmeye gelmişfarklı kabilelere mensup müşrik Araplara, Hz. Peygamber'ingörevlendirdiği Hz. Ali tarafından tebliğ edildi. Bu ültimatomu alanmüşrik Araplar hac sonrasında memleketlerine döndükleri zaman tümkabile mensupları ile bir durum değerlendirmesi yaptılar ve busıralarda Hz. Peygamber'in gönderdiği Ýslâm'ı tebliğ eden gruplara vegörevlilere Ýslâm'ı kabul ettiklerini bildirerek Ýslâm devleti'ninhâkimiyetine girdiler. Böylece Hz. Peygamber hicretin onuncu senesindeÝslâm dinini ve Ýslâm hâkimiyetini baştanbaşa tüm Arap Yarımadası'naulaştırmış, görevini lâyıkıyla yerine getirmiş oluyordu. <br><br>Tamamlanan Ýslâm Ýnkılâbı ve Hz. Peygamber'in Vefatı: <br><br>Zamanave zemine uygun bir şekilde nerede nasıl hareket edeceğini gayetmükemmel hesap eden ve plânlı bir strateji uygulayan Hz. Muhammed,yirmi üç yıl gibi kısa bir sürede tarihte eşine rastlanılmayacak büyükbir inkılâbı gerçekleştirmişti. Kırk yaşında peygamberlik görevinebaşladığı zaman yapayalnızdı,. güçsüzdü, maddi imkânları yoktu. Bunamukâbil, mücâdeleye giriştiği toplum, tasawur edilebilecek en aşağıseviyede bulunuyordu. Müşriklerin inanç ve ibadetleri son derecemantıksıı ve gülünçtür; ahlâk telâkkileri müptezeldi; hak, adâletanlayışları zulmün göstergesiydi; menfaatler her şeyin üstündetutuluyordu. Böyle bir ortamda Hz. Peygamber'in yılmadan yorulmadan,büyük bir azim ve iştiyakla yürüttüğü Ýslâm daveti, yirmiüç senede öylebir sonuç verdi ki; artık o dönemden "Asr-ı Saâdet" "Saâdet asrı" diyebahsetmek gerekecekti. Hz. Peygamber gerçekleştirdiği bu büyükinkılâbın heyecanı ve görevini lâyıkıyla yapmış olmanın huzur vemutluluğu içerisinde kendisine iman edenleri hicrî onuncu senenin hacmevsiminde hac yapmak üzere Mekke'de topladığı zaman, genellikle kabuledildiğine göre, etrafında 114.000 sahâbi vardı. Bu hac, Hz.Peygamber'in son haccı olduğu için ve yaptıkları konuşmalarında birbakıma ashâbına vedâ ettiğinden "veda haccı" diye adlandırılmıştır. Buhaccın yerine getirilişi sırasında Peygamber Efendimiz, muhtelif ibadetyerlerinde yaptığı konuşmalarında başlangıcından o güne kadar tebliğettiği hak dinin temel esas ve prensiplerini öz ve veciz ifadelerle,etrafım çevreleyen ashâbının şahsında bütün ümmetine son bir kez dahatakdim ediyor ve Rabbinden "dinin artık tamam olduğu" mesajını alıyordu(el-Maide, 5/3). <br><br>Hz. Peygamber, Vedâ haccı'ndan Medine'yedöndükten sonra Üsâme b. Zeyd komutasında bir orduyu Bizans üzerinesevketmeye niyetlendi ve genç komutanını çağırarak gerekli tâlimâtıverdi. Ancak ordunun sefer hazırlıkları yapılırken Hz. Peygamber'inbaşlayan rahatsızlığı gün geçtikçe şiddetlendi ve O'nu bîtâb birşekilde yatağa düşürdü. Hastalığının ilk günlerinde namaz vakti olduğuzaman mescide çıkıp ashâbına namaz kıldırıyordu. Ama 8 Rebîulevvelperşembe günü akşam üzeri geçirdiği bir baygınlıktan sonra o gününyatsı namazından itibaren imamlık, Hz. Peygamber'in emri ile Hz.Ebûbekir'e havâle edildi. Hicrî onbirinci yılın 12 Rebîulevvelpazartesi günü kuşluk vaktinde de kelime-i tevhid getirerek ve Rabbinikasıtla: "... Yüce dosta!" diyerek Rabbine kavuştu. <br><br>Hz.Peygamber'in cenazesinin hazırlanması, yıkanması, kefenlenmesi işleriniHz. Ali, Hz. Abbâs, Abbâs'ın oğlu Fazl, Üsâme b. Zeyd gibi yakınınıyerine getirdi. Peygamberlerin vefat ettikleri yerde defnolunacaklarınadair Hz. Ebûbekir'in rivayet ettiği bir hadis dolayısıyla, Hz.Peygamber'in vefat ettiği Hz. Âişe'nin odasında bir kabir kazıldı. Buarada Ashâb-ı kirâm grup grup gelerek Rasûl-ü Ekrem için cenâze namazıkıldılar. Oda küçük olduğundan küçük cemaatlar halinde kılınan cenâzenamazı bir hayli uzun sürmüştü. Bu sebeple Hz. Peygamber'in nâşı ancakçarşamba günü gece vakti kabre indirilebildi. <br><br>Peygamber Efendimiz vefat ettiklerinde 63 yaşında idi. <br><br>Hz. Peygamber'in Vücut Özellikleri: <br><br>Hz.Peygamber, uzuna yakın orta boylu, pembemsi nûranî beyaz tenli olup iriyapılı idi. Ama şişman değildi ve göbeği göğüs hizasından taşmazdı.Uyumlu ve dengeli bir vücuda sahip olan Hz Peygamber'in başı irice olupO'na ayrı bir güzellik ve heybet veriyordu. Saçları kumral olup düz ilekıvırcık arasındaydı ve kulak yumuşağına kadar uzanırdı. Saçını çoğuzaman tam ortasından ayırarak iki yana doğru tarardı. Muntazam ve gürbir sakalı vardı. Saç ve sakallarındaki beyaz tel sayısı vefatanlarında yirmiyi bulmuyordu. Saç ve sakal bakımını aslâ ihmal etmez,yanında devamlı tarak bulundururdu. Kaşlarının arası hafif aralıklı,gözleri siyah, burnunun üst tarafı gayet itidâl üzere yüksekçe,dişlerimuntazam ve tertemizdi. Devamlı misvak kullanırdı. Omuzlarının arasıgenişçe, omuz başları kalın, el ve ayakları enlice idi. Ýki kürekkemiği arasında, keklik ya da güvercin yumurtası büyüklüğünde tüylerlekaplı kırmızımtırak bir ben vardı; ki, bu ben, peygamberlik mührü idi.Yürürken adımlarını düzgünce kaldırarak atar, sanki yokuştaniniyormuşçasına önüne hafifçe eğilerek hızlıca yürürdü. <br><br>Peygamber Efendimiz, bedeninin, giyeceklerinin, yiyeceklerinin ve çevresinin temizliğine büyük bir önem ve itinâ gösterirdi. <br><br>Hz. Peygamber'in Þahsiyeti ve Ahlâkı: <br><br>PeygamberEfendimiz, bedenen olduğu kadar ahlâk ve şahsiyeti itibâriyle deinsanların en mükemmelidir. Bu hususta yüce Rabbimiz Kur'an-ı Kerim'deşöyle buyurur: "Þüphesiz ki sen, büyük bir ahlâk üzeresin " (el-Kalem,68/4). Bizzat Hz. Peygamber; "Ben, ancak güzel ahlâkı tamamlamak içingönderildim" buyurmuştur (Muvatta', Husnü'l-Hulk, <img src="http://www.safransoft.net/Smileys/default/cool.gif" alt="Cool" border="0">.Biliyoruz ki, Peygamber Efendimiz çocukluğundan beri Cenâb-ı Hakk'ınkontrol ve murâkabesi altında idi. Bu sebeple O; "Beni Rabbim terbiyeetti ve güzel terbiye etti" buyurmuş (Süyûti, el-Câmiu's-Sağîr I/14);hayatı boyunca gayri Ýslâmî ve gayri insânî hiç bir söz, davranış vefiil ondan sâdır olmamıştır. Peygamberliğinden önce de doğru sözlülüğü,dürüstlüğü, ahde vefası, yardımseverliği ve her türlü güzel ahlâkı iletakdirler kazanan ve Kureyşliler tarafından "el-Emîn = güvenilir kişi"ünvanına lâyık görülen Hz. Muhammed, peygamberliğinden sonra daRabbinin Kur'an'la mü'minlere ve bütün insanlara emrettiği tüm ahlâkîdeğerlere sımsıkı sarılmış ve bunları büyük bir titizlikle harfiyyenyerine getirmiştir. Bu bakımdan mü'minlerin annesi Hz. Âişe'ye Ashâb-ıkirâm'dan birisi Hz. Peygamber'in ahlâkını sorduğu zaman, Hz. Âişe;"O'nun ahlâkı Kur'an idi" diye cevap vermişti (Müslim, Müsâfirîn 136). <br><br>PeygamberEfendimiz, Allah'ın Rasûlü ve Ýslâm devleti'nin başkanı olarak yönetimielinde bulundurmasına rağmen, son derece mütevâzî ve samimi idi. Daimasâde bir hayatı tercih ederdi. Giyinişi, ev düzeni, yiyecekleri, tümyaşayışı sâde idi. Zengin-fakir, küçük-büyük herkesle ilgilenir; hakkauygun olmak kaydıyla kendisine yapılan hiç bir mürâcaatı boş çevirmez,meşrû istekleri mutlaka yerine getirirdi. Son derece cömert veiyilikseverdi. Hiç kimseye kötülük yapmaz, kimsenin kötülüğünü istemez,kimse hakkında kötü söz söylemez, kimsenin gönlünü kırmaz, şahsiyetinirencide etmez, kimseyi hor ve hakir görmezdi. Þayet kızar veöfkelenirse; bu, şahsı açısından olmayıp Allah içindi. Sevdiği,beğendiği, razı olduğu şeyleri de Allah rızası için severdi. Cesaret veşecâat, sabır, azim ve ümit, müsâmaha ve iltifat, şefkat ve merhamet,O'nun belirgin ahlâkî özellikleri idi. Peygamberlerin temelvasıflarından birisi olarak parlak bir zekâya, keskin bir kavramagücüne, eşsiz bir muhâkeme kudretine, süratli bir intikal kabiliyetinesahipti. En tehlikeli ve kritik anlarda dahi çaresizliğe düşmez,yapılabilecek en uygun davranışı uygular ve Cenâb-ı Hakk'a tevekküledirdi. <br><br>Ýdâreci Olarak Hz. Muhammed <br><br>Kur'ân-ı Kerîm'inihtivâ ettiği âyetler ve Ýslâmiyet'in mâhiyeti, insanların birbirleriile olan münasebetlerini ve dünya hayatının da tanzimini gereklikıldığından; Hz. Peygamber, teşekkül ettirdiği Ýslâm cemiyetiniyönetecek esasları koyarak bizzat tatbik etmiş ve Medine'ye hicrettenitibâren varlık kazanan Ýslâm devleti'nin ilk başkanı olmuştu. Hz.Peygamber'de mevcut yüksek idarecilik kabiliyet ve özellikleri o andanitibâren daha açık bir şekilde ortaya çıkmıştır. Tâbilerini kendisinekayıtsız şartsız bağlama imkânına rağmen, Peygamber Efendimiz devletyönetiminde câhiliye döneminin aksine, tebeası üzerinde tahakküm kurmacihetine gitmemiş; bu bakımdan, yönetimde ve yönetim anlayışında birinkılap gerçekleştirmiştir. Câhiliye döneminde Araplar kendilerinitemsil ve idâre eden kabile reisine kayıtsız şartsız bağlanarakhaklı-haksız her hususta ona itâata mecbur tutulur ve reisin emir, fiilve davranışlarına itiraz hakkına sahip bulunmazlardı. PeygamberEfendimiz ise devlet yönetiminin temel esası olarak istişâreyi kabuletmiş, Cenâb-ı Hak'tan emir almadığı her hususta mutlaka ashâbıylaistişâre ederek durumu onların müzâkeresine açmıştır. Adâlet vehakkâniyet ölçülerine uyma, O'nun kaçınılmaz prensiplerinden idi.Adâlet önünde soy, mevki, makam, mal, mülk gibi farklılıklar gözetmez;hakkın yerini bulmasına gayret gösterirdi. Kendisine, hırsızlık yapmışeşraftan Fâtıma adlı bir kadın getirilmiş ve bazıları aracılık yaparakcezayı hafifletmek istemişlerdi. Bunun üzerine Peygamber Efendimizöfkelendi ve "Hırsızlık yaparak getirilen, kızım Fâtıma dahi olsa elinikeserdim" buyurdu (Buhârî, Hudüd 12; Müslim, Hudûd 8,9). Devlet idaresiiçin çeşitli kademelerde görevli tâyininde ehliyet ve liyâkat esasınariâyet eder; lâyık olan kişileri yaşları küçük olsa da, soyluailelerden olmasalar bile görevlendirirdi. Hak olan hususlardakendisine ve görevlilerine itâat edilmesini ister; ancak hakka vehakikata uymayan konularda tebeanın itâat mükellefiyetindeolmadıklarını belirtirdi. Böylece hak sınırları içerisinde emîre itâatıgerekli görmekle birlikte, halkı kendi hizmetine mecbur kişiler olarakgörmez, kendini onların üstünde saymazdı; bilâkis onların içinden,aralarından biri idi. <br><br>Hz. Peygamber'in devlet yönetimi, Ýslamîesasların bizzat kendisi ve tümü idi. Pek çok Kur'an âyetinde ifâdeedildiği üzere (el-En'âm, 6/57, 62; Yûsuf 12/40, 67; el-Kasas, 28/70,88), Ýslâm idare sisteminde hâkimiyet, hükümranlık, hüküm ve tam idâreAllah'a ait idi. Kanun koyma yetkisi de, bu bakımdan öncelikle Allah'ınvahiylerini ihtivâ eden Kitâb'a, yâni Kur'ân-ı Kerim'e mahsusbulunuyordu. Bizzat Hz. Peygamber ise ikinci sırada kanun koyucudurumundaydı. Dinî meselelerde Hz. Peygamber'in getirdiği hükümler yaCebrâil vâsıtasıyla Cenâb-ı Hak'tan aldığı, ama Kur'an'da yer almayanemirlere (vahy-i gayr-i metlüvv), dayanıyordu ya da bizzat kendikararları idi. Ama bizzat kendisine ait bu kararlarda Hz. Peygamber'inbir yanılgısı söz konusu ise derhal Cenâb-ı Hak tarafından ikaz vetashih ediliyordu. <br><br>Devlet başkanı olarak Hz. Muhammed,toplumda müslümanlar arasında veya Ýslâm devleti'nin tebeası durumundabulunan gayr-i müslimler arasında çıkan anlaşmazlıkları, davâ konusuolan problemleri de çözümlüyordu. Bu gibi durumlarda davâcıyı olduğukadar davâlıyı da dinliyor; yerine göre şahitlerin bilgisinebaşvuruyor, getirilen delilleri değerlendiriyor ve meseleyi fazlauzatmadan, sürüncemede bırakmadan, çoğu zaman hemen o anda, değilse enkısa zamanda çözüme bağhyordu. Taraflara hakkaniyet mefhumununaşılanmasına büyûk hassâsiyet gösteriyor; kendisinin bir beşer olarakyapılan konuşmalara, getirilen delil ve gösterilen şahitlere göre hükümvereceğini, gaybı bilemeyeceğini, bu durumda aslında haklı olmadığıhalde kendisine bir hak verilmiş olanın gerçekte Cehennem ateşinialmaktan başka bir kârı olmadığını belirtiyordu. Davâların halini bazanashâbının ileri gelenlerine havale ettiği de olurdu. Eyaletlere tayinedilen valiler Hz. Peygamber adına idareyi yürütüyor ve adliyeyetaalluk eden meselelere bakıyorlardı. <br><br>Eğitimci Olarak Hz.Muhammed Hz. Peygamber'in temel görevinin dinî ve dünyevî tümmeselelerde insanları eğitmek olduğu söylenebilir. Bu bakımdan bizzatkendisi; "Ben ancak bir muallim olarak gönderildim" buyurmuştur (ÝbnMâce, Mukaddime 17). Hz. Peygamber'in eğitimi, insanlara her yöndefaydalı bilgilerin kazandırılması ve kazanılan bilgilerin kişilerinhayatına yansıyarak faydalı hâle gelmesi esasına dayanıyordu. O, birtaraftan Cenâb-ı Hakk'ın emrine uyarak; "Rabbim, benim ilmimi artır!"(Tâhâ, 20/114) diye bilgisinin artırılması için Allah'a yalvarır ve buuğurda çaba sarfederken, diğer taraftan; "Allahım, bana öğrettiğinlefaydalanmayı nasîbet!" (Ýbn Mâce, Mukaddime 23) diye yakarıyor;"Faydasız ilimden Allah'a sığınırım" (Müslim, Zikr 73) diyerek debilgiden maksadın faydalanmak ve faydalı olmak olduğunu belirtiyordu. <br><br>Buölçüler içerisinde Peygamber Efendimiz ashâbını Medine'ye hicrettenönce Mekke döneminde Dâru'l Erkam'da, Hicretten sonra daMescidü'n-Nebî'de ve Suffa'da yoğun bir şekilde eğitim ve öğretime tâbitutmuştu. Tabiatıyla eğitim, bütün bir hayatı ilgilendirdiğinden; Hz.Peygamber evlerde, çarşıda, pazarda, yolda, bir sefer sırasında, harphalinde iken vesâir durumlarda gerekli olan her yerde, her fırsat vevesile ile eğitim görevini yerine getiriyordu. Eğittiği kişilerin şahsîihtiyaçları, ferdî farklılıkları, kâbiliyet ve kapasiteleri Hz.Peygamber tarafından göz önünde tutuluyordu. Peygamber Efendimiz,kendisi hâricinde eğitim ve öğretim için görevliler de tayin etmişti.Okuma-yazma, basit matematik, Kur'an tilâveti, temel dinî bilgiler,hayatta uygulanacak pratik mâlumât bu şekilde öğretmenler tarafındanveriliyordu. O sıralarda Arap Yarımadası'nda okuma-yazma seviyesi sonderece düşük olduğundan, yeterli müslüman öğretmenin bulunmadığı ilkyıllarda Hz. Peygamber, gayr-i müslim öğretmenlerden istifâde etmektebir beis görmemişti. Meselâ Bedir gazvesinde müşriklerden elde edilenesirler arasında okuma-yazma bilenlerin, hürriyetlerine kavuşabilmeleriiçin, on müslümana okuma-yazma öğretmeleri şart koşulmuştu. Ýlkyıllarda müslüman çocukları okuma-yazma öğrenmek üzere MedineYahudilerine ait okullara gönderilmişti. Peygamber Efendimiz kadınlarıneğitim ve öğretimi ile de meşgul oluyordu. Haftanın sadece kadınlaraayırdığı bir gününde onlara konuşmalar yapıp ders veriyor, sorularınıcevaplandırarak problemleri ile ilgileniyordu. Ayrıca Hz. Âişe baştaolmak üzere Rasûlüllah'ın zevceleri ve Ashâbın âlim hanımları öğretimfaâliyetlerinde Hz. Peygamber'e yardımcı oluyorlardı. Bu bakımdanPeygamber Efendimiz henüı o sırada okuma-yazma bilmeyen zevcesi Hz.Hafsa'ya okuma-yazma öğretmek üzere bir görevli tayin etmişti. <br><br>Komutan Olarak Hz. Muhammed <br><br>Kureyşmüşrikleri başta olmak üzere Ýslâm düşmanlarının faaliyetleri veÝslâm'ın varlığına müsaade ve müsamaha göstermeyen tavırları, Ýslâm'ınyeterli bir güç ve otoriteye kavuştuğu Medine'ye hicretten itibârendüşmana karşılık vermeyi gerekli kılmış ve bunun bir sonucu olmaküzere, Hz. Peygamber'in hayatında savaşlar, kaçınılmaz olarak zamanzaman ortaya çıkıp hayatının sonuna kadar devam etmişti. Bu sebepletertiplenen askerî seferler göstermiştir ki; Hz. Peygamber fevkalâdeyüksek bir komuta güç ve dirâyetine, eşsiz bir askerî kâbiliyete sahipidi. Savaş usûl ve taktikleri, hücum, savunma ve manevra şekillerikonusunda mükemmel bilgileri, savaş araç ve gereçleri hususunda yenigelişmeleri tâkip ederek başarı ile uygulama hassâsiyeti vardı. Sonderece cesaretli ve şecâatli olduğundan Uhud ve Huneyn gazvelerindeolduğu gibi savaşın en hararetli ve kritik anlarında şiddetli düşmanhücumları karşısında Ashâbın tereddüte düştüğü, bazılarının dağıldığısıralarda bile sebat gösterir, en tehlikeli anlarda ashâbı O'nun yanınasığınarak kendilerini korurlardı. Son ana kadar savaşın kesin sonucubilinemeyeceğinden, düşmanın muzaffer göründüğü durumlarda bilemetânetini kaybetmez ve akl-ı selîm ile düşünerek dağılan kuvvetlerinitoplayıp karşı taarruzu gerçekleştirerek üstünlük sağlardı.Ýstihbârâtın askerlikteki önemini gayet iyi bildiğinden cihadöncesinde, savaş sırasında ve sonrasında düşman faaliyetleri konusundabilgiler toplamaya özen gösterir, küffar arasında devamlı istihbârâtelemanları bulundururdu. Zaman zaman bu maksatla ve çevre emniyetinisağlamak üzere keşif kolları da çıkarmıştır. Sefer sırasında, özelliklemola verildiği anlarda ani bir düşman baskınından emin olabilmek üzerenöbetçiler çıkarır, Müslümanların birbirleriyle anlaşmalarını sağlamakve morallerini takviye etmek üzere savaş sırasında kullanılacak veÝslâmi unsurlar içeren parolalar belirlerdi. Ayrıca Hz. Peygamber'inher gazvesinde ve çıkardığı her seriyesinde sancak ve bayraklarkullanılmıştır. O'nun yaptığı savaşlarda düşmanı tesirsiz halegetirecek baskın ve pusulara yer verildiği gibi, gerektiğinde düşmankuvvetlerin arasını açacak bir takım hilelere de başvurulabiliyordu.Özellikle soğuk harple düşmanı yıpratma, psikolojik baskı altına alarakmoral olarak mağlup etme ve böylece direnme gücünü kırma usûlü Hz.Peygamber tarafından uygulanmıştır. Böylelikle mümkün olan en az ölçüdekan dökülerek düşman etkisiz hale getirilmiş oluyordu. Esasen Hz.Peygamber kan dökmekten asla hoşlanmazdı. Başlangıçta savaşın çıkmamasıiçin üzerine düşen tüm çabayı sarfediyor, sulh yollarını deneyip buhususta düşman tarafa mutlaka teklifte bulunuyordu. Bu bakımdan Hz.Peygamber nazarında sulh asıl olup; harp, geçici idi. Yalnız Hz.Peygamber'in sulh anlayışı, çevrede hakim batıl güçlerin, idâresialtında bulunan halk üzerinde baskı kurarak, sultalarını sürdürüp zulümve haksızlık icrâ etmelerine seyirci kalmayı; insanların inanç vedüşünceleri sebebiyle tâkip altında tutulup baskıya, eziyet veişkencelere mârûz bırakılmalarına göz yummayı gerekli kılmıyordu. Hz.Peygamber'in sulh anlayışına göre; insanlar inançlarını belirlemedetamamıyla serbest tutulmalı, hür irâdeleri ile diledikleri imançizgisini hiç bir baskı söz konusu olmaksızın bizzat kendileribelirlemeli idiler. Elbette insanlara hak ve hidayet yolunu gösterecekÝslâm tebliğcileri de bu sulh vasatında hak ve hakikatın apaçıkdelillerini insanlara anlatarak, onları gerçeklere eriştirme göreviniyerine getirecekler, ama hiç kimseyi Ýslâm'a girme konusundazorlamayacaklardı. Ne var ki hakkın varlığım hazmedemeyen bâtıl gücüntemsilcileri Ýslâm'ın bu şekilde sulh içinde tebliğine engelolduklarından ve inananları baskılar altında tutarak onlara hayat hakkıtanımadıklarından, Hz. Peygamber açısından harp kaçınılmaz oldu. Budurumunda bile Hz. Peygamber kan dökülmesini istemiyor, bu konudagerekli tedbirleri alıp lüzumlu emir ve tâlimatlarını veriyordu. Meselâdüşmanla karşı karşıya gelinip harp vaziyeti alındığı bir sırada dahiharp başlamadan önce düşman kuvvetlerini Ýslâm'ı kabul etmeye mutlakaçağırır, bu teklif reddedilince sulha davet edip andlaşma yapma yolunudeneyerek savaşa sebebiyet vermemek ister; yaptığı barış ve itaatönerileri kabul edilmeyince savaşa artık düşman taraf sebep olduğu içinçaresiz karşılık verirdi. Ayrıca düşman saldırmadan, saldırıya geçmeme;harp sırasında harbe katılmayıp geride kalan kadınlara, çocuklara,ihtiyarlara, din adamlarına dokunmama; savaş anında düşmanın hayatiorganlarını değil, el, ayak, bilek, dirsek, diz gibi mafsallarınahamlede bulunarak onları öldürmeksizin hareket kabiliyetinden mahrumedip etkisiz hale getirme; esir olup emân dileyene emân verme; câhiliyedöneminde olduğu gibi düşman ölülerinin gözünü oyup kulağın: burnunukesip parmaklarını doğrayıp karnını yararak intikam duygularını tatminetme yoluna gitmeme; yine câhiliye devrinde sırf intikam olsun ve kalandüşmanlara sıkıntı versin diye maktûl düşen düşman ölülerini kızgınarazide kokuşup yırtıcı hayvanlara yem olarak bırakma şeklinde icraedilen gayr-i insânî uygulamanın terkedilerek düşman ölülerinin dedefnedilmesi gibi emirleri, O'nun komutasında cereyan edenmuharebelerde ve çıkardığı seriyyelerde verdiği tâlimat arasında yeralmaktadır. <br><br>Âile Reisi Olarak Hz. Muhammed <br><br>Hz.Peygamber, henüz gençlik yıllarında yirmi beş yaşında iken Mekke'de Hz.Hatice ile evlenerek bir aile yuvası kurmuştu. O sıralarda birden çokkadınla evlenmek, Araplar arasında son derece yaygın bir âdet olmaklaberaber Peygamber Efendimiz, Hz. Hatice vefat edinceye kadar başka birkadınla evlenmemişti. Hz. Hatice vefat ettiği zaman Peygamber Efendimizelli yaşında idi. Daha sonraki yıllarda özel bir takım sebep vehikmetlerle Hz. Peygamber birden çok kadınla evlendi. Bu evliliğinsebeplerini, Ýslâm düşmanlarının yaptığı gibi nefsânî ve şehevânîarzulara bağlamak aslâ doğru değildir. Çünkü Hz. Peygamber'in çokevliliği iddiâ edildiği gibi böyle bir sebebe bağlı olsaydı, buevliliklerin Hz. Peygamber'in söz konusu arzuyu daha ziyâde duyacağıgençlik yıllarında ve ilk evliliğini hemen takip eden seneleriçerisinde cereyan etmesi gerekirdi. Halbuki Hz. Peygamber, tam yirmibeş yıl sâdece Hz. Hatice ile evli kalmış, onun vefatından sonrakendisi elli yaşını geçmiş olduğu halde şartlar gerekli kıldığı içinyeni evlilikler yapmıştı. Bazan evlilik dolayısıyla temas kurulan veyakınlık sağlanan yeni kitlelere Ýslâm'ın iletilebilmesi düşüncesi,bazan evleneceği zeki, kâbiliyetli ve bilgili eşi vasitasıyla kadınlarıÝslâmi esaslara göre daha rahat eğitebilme arzusu, bazan savaşdolayısıyla ortaya çıkan şiddetli düşmanlık ve kini onlar arasındanevlilik yaparak bertaraf edip muhâtap kitlelerini celbetme lüzumu,bâzan Ýslâm hukûkunun getirdiği yeni bir hükmü bizzat Hz. Peygamber'intatbik ederek topluma örnek olma zorunluluğu gibi dinî, siyâsî, hukûkî,sosyal bir çok sebep ve hikmet Hz. Peygamber'in çok evlenmesini gereklikılmıştı. <br><br>Peygamber Efendimizin zevcelerinin toplam sayısı onbir olup şunlardı: Hatice bint Huveylid, Sevde bint Zem'a, Âişe bintEbûbekir, Hafsa bint Ömer, Zeyneb bint Huzeyme, Ümmü Seleme bint EbûÜmeyye, Zeyneb bint Cahş, Cüveyriye bint eIHâris, Ümmü Habîbe bint EbûSüfyân, Safiyye bint Huyey ve Meynûne bint el-Hâris. Reyhâne ve Mâriyeise câriyeleri idi. <br><br>Hz. Peygamber'in zevcelerinden Hz. Hatice,Mekke'de peygamberliğin onuncu yılında, Zeyneb bint Huzeyme iseMedine'de Hicretin dördüncü yılında vefat etmişti. Bu sebeple PeygamberEfendimizin bir arada dokuz eşi bulunmuş ve bu sayıya da vefatına yakınbir zamana varıncaya kadar uzun bir sürede evlilik zarûreti çıktıkçaaralıklarla ulaşılmıştır. Hz. Peygamber'in bu zevcelerinden Hz. Aişedışındakilerin tamamı Rasûlullâh ile evlendikleri sırada dul idiler vepek çoğunun eski eşlerinden çocukları vardı; üstelik çoğu yaşlı da idi.Bu durum da, Hz. Peygamber'in evliliğini gerekli kılan özel bir takımsebep ve hikmetlerin mevcut olduğunun delilidir. <br><br>PeygamberEfendimiz, hizmetinde bulunan görevlilere, karşı da asla sert ve haşindavranmaz; kendi yediklerinden onlara da yedirir, giydiklerinden onlarada giydirirdi. Küçük birer odadan ibâret olan hâne-i saâdetleri sonderece sâde, ama temiz idi. Bazan bir hasır, bazan yünden dokunmuş birihram, bazan da içi hurma lifleri ile doldurulmuş deri kaplı bir yatakHz. Peygamber'in oda döşemesini ve yatağını oluşturuyordu. Her konudaolduğu gibi bu hususta da lüks ve israftan kaçınarak sadeliği terciheden Hz. Peygamber, bazı zevcelerinde görülen daha iyi imkânlarla dahamüreffeh bir yaşayış arzu ve isteği üzerine Kur'an'da da temas edildiğiüzere "Þayet dünya hayatını ve süslerini istiyorlarsa bağışta bulunarakkendilerini güzellikle salıvereceğini, ama şayet Allah'ı, peygamberinive âhiret yurdunu istiyorlarsa Allah'ın iyi davrananlar için büyük birmükâfaat hazırladığını (el-Ahzâb, 33/28-29) belirterek tavrını açıkçaortaya koymuştu. Tabiî ki Hz. Peygamber'in zevceleri bu ikâz üzerinebeşer olma sıfatıyla bir an için içlerinden geçen daha rahat yaşamaarzu ve isteğini terkedip Hz. Peygamber'in yanında kalmayı ve O'nunsade yaşayışına ortak olmayı dünya lüksüne tercih ettiler. <br><br>PeygamberEfendimiz, aile hayatında, özel yaşayışında ahlâkında, dini tebliğinde,devlet idaresi ve askerî komutasında, eğitim ve öğretiminde, kısacasıtüm sözleri, hareketleri ve davranışlarında bütün müslümanlar içingüzel bir örnek idi. Nitekim Cenâb-ı Hak şöyle buyurdu: "Andolsun kiRasûllâh'ta sizin için, Allah'a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar veAllah'ı çok zikredenler için en mükemmel bir örnek vardır" (el-Ahzâb,33/21). <br><br>Allah'ın salât ve selâmı O'nun üzerine olsun. EDITOR}
Kullanıcının websitesini ziyaret et Bu kullanıcının gönderdiği tüm mesajları bul
Bu mesaji bir cevapta alıntı yap
[ Etiketler: peygamberlerimizin | tarihi ]
Konuyu Gönder  Mesaj önizleme 


Foruma Git:

Hosting Hizmetleri
chat , TerkediLenLer , mirc , aşk şiirleri , sohbet , msn nickleri , msn hack , msn space Msn Nickleri msn nickleri